| | Hakikat ve Adalet Komisyonu mu! |
Son birkaç haftadaki gelişmelere bakın: Başbakan Erdoğan bir yanda 17 yaşındaki Erdal Eren ve 12 Eylül'ün astığı diğer insanlar için gözyaşı döküyor. Aynı Erdoğan gerilla cesetlerinin parçalanmasının baş sorumlusu. Cesetleri parçalanan gerillaların konuşulmasını bile "terörün avukatlığı"nı yapmak olarak görüyor. 17 yaşındaki kanser hastası tutuklu Abdullah Akçay'ı bir hastanenin tutuklu hücresinde katlediyor. Bütün bunlar olurken, solun değişik kesimleri ve Kürt milliyetçi hareketin "savaşın bitirilmesi" ve "barış" adına çözüm olarak gösterdikleri; "Hakikat ve Adalet Komisyonu"dur. Kolun, bacağın, başın gövdeden ayrıldığı bu vahşetin ortasında düzen içinde kurulacak "hakikat ve adalet komisyonları" nasıl hesap soracak? Neyin adaletini arayacak? Neyi araştıracak? Ve nasıl araştıracak? Araştırılacak ne var? Gizli saklı, muğlakta olan birşey var mı? Gerillaların parçalanmış cesetlerinde belirsiz olan araştırılacak ne var? Herşey ortadadır. AKP'nin hapishanelerdeki hasta tutsaklara ilişkin politikasına bakın; bir tutukluyu daha ölümün kıyısına getirdi ve katletti. Fakat bunu yaparken bile halkla alay ediyor. Kanser hastası tutukluyu ölümün kıyısına getirip cezasının ertelendiğini açıklıyor. Oligarşinin politikaları açık ve net. Kurulacak komisyon neyi araştıracak. Geçmişi mi? Geçmişte de bilinmeyen bir şey yoktur. Yakılan, yıkılan, boşaltılan köyler, infazlar, gözaltında kayıplar, katliamlar, işkenceler... bilinmeyen ne var? Bu düzen içinde hangi komisyon olursa olsun, adaleti sağlayabilir mi? Bu konuda örnek verilen Güney Afrika, Latin Amerika gibi ülkeler var. Bu ülkelerde adalet sağlandı mı? Adaletsizliğin kaynağı katleden düzen, kurumlarıyla, katilleriyle varlığını sürdürdüğü sürece kurulacak komis yon neyi araştıracak ve hangi hakikatleri ortaya çıkartacak? HAYIR; Hakikat ve Adalet Komisyonun kurulduğu örnek gösterilen ülkelerde hakikatlere ulaşılamamıştır. Adalet sağlanmamıştır. Kurulan bu komisyonlarla karşılıklı "iki taraf" hakikatlerin üstünü örtmüştür. Hakikatlerin konuşulmasının önü kesilmiştir. Konuşulması dahi engellenmiştir. Hakikatler açığa çıkartılmamış, üzerine sünger çekilmiştir. Karşılıklı unutturulmuştur. AKP'nin "Kürt açılımı" politikalarının başlangıçında Ahmet Türk, Diyarbakır Hapishaneleri'nde yaşadığı insanlık dışı herşeyi unutmaya hazır olduğunu söylemişti. UNUTARAK ADALET SAĞLANIR MI? Böylesi bir komisyon hakikat ve adalet komisyonu olmaz. Katillerle uzlaşma komisyonu olur. Bu ülkede yaşadıklarımızı kim unutmamızı isteyebilir? Unutarak hakikatler açığa çıkartılmaz. Hakikatlerin üstü örtülür. Adalet sağlanmaz, adaletsizlik büyütülür. *** Parlamenter mücadele bu anlayışla sürdürülemez! AKP'li Hüseyin Çelik, Başbakan Erdoğan'ın BDP ile görüşüp görüşmeyeceği sorusuna "Başbakanımız terörden nemalandıklarını düşündüğü partilere gitmeyecektir" diyerek, Başbakan'ın BDP'yle görüşmeyeceğini duyuruyordu. AKP, başından beri BDP ile görüşmeyi sanki "bir lütufta bulunuyormuş" gibi bir hava içerisinde değerlendirdi, sundu. Yeri geldi bunu BDP'ye karşı kullandı. Hatta görüşme meselesini koşula bile bağladı AKP. Görüşme meselesini bir şantaj aracı olarak bile kullandılar. Ancak burada AKP'nin tavrından çok BDP'nin tavrı önemlidir. Şöyle ki; BDP, AKP ile görüşmeye özel bir önem atfederek, peşinden sürüklenmemelidir. Bu tür görüşmeler BDP'nin meşruluğu anlamına gelmez. Önemli olan halk nezdinde ki meşruluktur. AKP diyor ki; "muhatap almıyorum, ellerini sıkmıyorum", BDP hala beklenti içerisinde ve hemen her durumda Başbakan ile görüşmek istediğini söylüyor. Peki neden? Niye AKP ile görüşmekte bunca ısrar ediliyor? Ki, son dönemde BDP'yi suçlayan peş peşe demeçler veriyor AKP'liler. Böylesi durumda bırakalım AKP ile görüşmeyi, AKP'ye ciddi ciddi tavır almak gerekir. AKP diyor ki; "terörden nemalanıyorlar" o nedenle görüşmüyoruz BDP diyor ki, biz görüşmeye açığız... Kısacası AKP "işine geldiği" noktada, "dialogdan yanayım" diyerek, görüşüp, kendince halka mesajlar verdi. Bugün ise politikaları gereği "uzlaşmaz" konumdadır AKP. Ve BDP'ye karşı sürdürdüğü politikalar da ortadadır. AKP, yüzlerce BDP'liyi tutuklattırmış ve düzmece davalar açtırmıştır.. Yetmemiş, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk gibi milletvekillerinin milletvekilliklerini düşürmüştür. Partiye karşı kapatma davaları açarak, adeta baskı altına almıştır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi halktan tecrit etmek için hergün suçlamaya devam etmiştir BDP'yi. Tüm bu olup-bitenler karşısında düzene ve iktidar partisine karşı daha net tutum almalıydı BDP. Parlamenter mücadele, ilerici bir temelde yapılacaksa, onun baş koşulu meşruluğun savunulması, düzenin dayatmalarına boyun eğilmemesidir... Bu konu da net bir tutum alınmazsa iktidar daha çok üzerine gelecek ve kuşatmayı devam ettirecektir. Yapılmayan budur. İşbirlikçi AKP'ye karşı net bir tavır alınmamakta, halen görüşme talebi dile getirilmektedir. Doğru olmayan da tam da bu tavırdır. |
| 2010.07.25 |