| Devrim İçin DEVRİMCİ OKUL

Kültür alanını düzene terk etmeyeceğiz!

Sevgili arkadaşlar merhaba. Devrimci Okul'da bu haftaki dersimizin konusu kültürel faaliyetler.

Sistem 24 saat binbir türlü araç kullanarak yozlaştırma politikalarını halka yayıyor. Benim istediğim gibi düşüneceksin, benim istediğim müzikleri dinleyeceksin diyor, benim istediğim şeyleri tüketeceksin, benim dediğim biçimde eğleneceksin diyor. Benim dediğim şekilde futbol taraftarı olacak, benim önüme koyduğum sanatla ve sanatçıyla yetineceksin...

Sonuçta burjuvazi kendi yoz kültürünü yayıyor. Bu kültür ise, mücadelenin ve örgütlenmenin önündeki en büyük engellerden biridir. Burjuvazinin yoz kültürünün karşısına halkın kültürünü, devrimci kültürümüzü çıkaracağız. Müzikten tiyatroya, sinemadan halk oyunlarına kadar her alanda kendi alternatiflerimizi geliştireceğiz. Burjuvazi futbolla, insanların beynini uyuşturuyor mu, biz sporu gençlerimizin, dostluğunu, birliğini pekiştiren bir tarzda ele alacağız. Müziği, tiyatroyu, sinemayı, halk oyunlarını halkın örgütlenmesi ve bilinçlenmesi için devrimci bir anlayışla ele alacağız.

Mücadelenin klasik olarak üç cephesini sayarız: 1) Politik mücadele, 2) Ekonomik demokratik mücadele, 3) İdeolojik mücadele.

Kültür cephesindeki mücadele, bu kategori içinde sayılmaz ancak kendi başına hiç kuşku yok ki, önemli bir mücadele cephesidir. Bu üç cephedeki mücadeleyi de içeren önemli bir alandır.

Toplumsal yaşamın ekonomik, siyasal yanının yanısıra bir de sosyal kültürel boyutu vardır. Burjuvazi, esas olarak kitleleri gerçek anlamda sosyal, kültürel faaliyetlerin dışında bırakmıştır, ancak bu onları bu alanda yönlendirmediği anlamına gelmez. Tam tersine burjuvazi hayatın boşluk kaldırmayacağını bilir ve bu yanıyla da kitleleri çarpık bir sosyal, kültürel şekillenme içine çeker.

Hayatın bu alanında neler var?

Hemen akla gelen örnekleri sıralarsak, spor var, özel olarak da futbol var, festivaller var, müzik var, sinemalar, diziler var, tiyatro var...

Buna karşılık, örgütlediğimiz tüm sosyal, kültürel faaliyetlerde, bu alandaki tüm çalışmalarımızda alternatif olduğumuz bilinciyle hareket etmeliyiz. Festivalimiz de, futbol turnuvamız da, müziklerimiz de, tiyatromuz da farklı olmalı ve bir alternatifi temsil etmeli..


–Kültürel faaliyet nedir?

Burada hemen şunu vurgulamalıyız ki, kültürel faaliyetler, sadece sıralananlarla sınırlandırılamaz. Kültür, bu tür etkinliklerin ötesinde hayatın ve insanın yeniden şekillendirilmesidir. Bu yanıyla da geniş bir kavramdır. Zevklerimiz, sevdiklerimiz, giyimimiz kuşamımız, yememiz içmemiz, oturup kalkmamız, dinlediklerimiz, seyrettiklerimiz, okuduklarımız, okumadıklarımız, dilimiz, ilgilendiklerimiz, herşey ama herşey, bir yaşam anlayışı ve tarzı oluşturur. Burjuvazinin şekillendirdiği bir bireyin bütün bu konulardaki – zevklerimiz, sevdiklerimiz, giyim kuşamımız, yeme içmemiz, oturup kalkmamız, dinlediklerimiz, seyrettiklerimiz, okuduklarımız, dilimiz, ilgilendiklerimiz...– kültürüyle, devrimin, devrimci hareketin eğittiği, yetiştirdiği, şekillendirdiği insanın kültürü birbirinden tamamen farklı olmalıdır.

Elbette bu kesin farkı yaratmak, başka bir deyişle, insanlar üzerinde alternatif bir kültürü egemen kılmak, o kadar kolay bir iş değildir. Uzun bir savaş gerektirir.

Kültürel faaliyetler esasen bu savaşın bir parçasıdır.

Kültür dediğimiz şey, "belli bir toplumun veya toplumsal kesimin bilim, sanat, ahlak, eğitim alanındaki ürün ve birikimlerinin, duygu, düşünce, kurallar ve değerlerinin toplamı"dır.

Demek ki, biz aslında kültürel faaliyetlerimizle, ahlakıyla, düşünceleriyle, duygularıyla, değerleriyle, kurallarıyla yeni bir insan biçimlendiriyoruz demektir. Futbol turnuvasında da, müzik festivalinde de, bir tiyatro çalışmasında da amacımız budur.


–Kültür, sanat, bağımsız, tarafsız olabilir mi?

İnsanın günlük yaşamdaki her davranışı, biz farkında olalım veya olmayalım, adını koyalım veya koymayalım, belli bir kültürün, belli değerler bütününün ifadesidir.

O kültür ya burjuva kültürdür ya halkın kültürüdür. Pratikte bu her zaman böyle çıplak görülmeyebilir. Çünkü bir yanıyla halkın içinde olan ama kafasında, yaşamında burjuvazinin kültürel kuşatması altında olan toplumsal kesimlerde, çarpık bir kültür ortaya çıkar. Bu, bir yanı halk, bir yanı burjuva olan, çarpık, melez bir kültürdür. Bu melez, çarpık kültürde, halkın ahlakıyla burjuvazinin ahlaksızlığı, halkın dayanışmacılığıyla burjuvazinin bencilliği içiçe geçer çoğunlukla.

Biz işte gerek ideolojik mücadelemizle, gerekse de kültürel faaliyetlerimizle bu çarpıklığa, bu melez kültüre müdahale edip orada burjuvaziye ait olan ne varsa, onları söküp atmalıyız.

Bir tanım yaparsak, asıl olarak mevcut toplumda üç kültür vardır: Burjuva kültür, halkın kültürü, devrimci kültür. Bunların arasındaki melez kültürler, sonuçta birinin damgasını taşırlar.

Bunlardan üçüncüsü, ülkemiz açısından henüz oluşum halindedir ve bizim örgütleyeceğimiz her kültürel faaliyet de bunu hizmet eder.


–"Ne sağcıyım ne solcuyum futbolcuyum futbolcu" klişesi ne anlatır?

Şunu unutmayacağız;

Her kültür, kültürü oluşturan her unsur, bir sınıfın damgasını taşır. Sınıflar üstü bir kültür yoktur. Bağımsız, tarafsız bir kültür yokur.

Kültürü oluşturan unsurları hatırlayalım: bilim, sanat, ahlak, eğitim alanındaki ürün ve birikimleri... duygular, düşünceler, kurallar ve değerler... bunların hiçbiri bağımsız tarafsız değildir.

Bunlar içinde en tarafsız, en ideolojisiz görünene bakalım; futbola bakalım.

Futbol öylesine ideolojisiz görünür, öylesine sınıflar üstü bağımsız, tarafsız bir spormuş gibi yansıtılmıştır ki, "ne sağcıyım ne solcuyum futbolcuyum futbolcu" deyimi türetilmiştir buradan.

İki soru soralım burada: Bir: Futbol gerçekten sınıflar üstü bir spor dalı mıdır? İki: futbolcu olmak, geçekten de sağcı ve solcu olmamak anlamına mı gelir?

Birinci sorunun cevabını aslında iyi biliyoruz. Kitleleri en çok etkileyen, kitleleri yönlendirme imkanını en geniş anlamda içinde taşıyan bir spor dalı olarak futbol, hep politikanın bir aracı olagelmiştir. "3 F" örneği bilinir. Birçok ülkede faşizmin kitleleri yönetmesinin, uyutmasının aracı olagelmiştir ne yazık ki. İlla böyle mi olmak zorundadır? Hayır. Tartıştığımız konu, zaten bunun böyle olmaması için yapacaklarımız üzerinedir.

İkincisi, futbolcu illa "ne sağcı ne solu" mu olmak zorundadır?

İşin bu yanı, sadece futbolcularla ilgili değildir aslında, burjuvaziye kalırsa, memur tarafsız olmalıdır, o yüzden politikayla uğraşmamalıdır, öğrenci okulunu bitirmeye ekmek sahibi olmaya bakmalıdır, o yüzden politikayla uğraşmamalıdır (okulunu bitirsin öyle politika yapsın denir ama okulunu bitirdikten sonra da bu kez başka itirazlar devam eder), esnaf her kesime seslendiği içi politika yapmamalıdır, asker politika yapmayıp asli görevine bakmalıdır... Bu böyle gider.. Burjuvazi aslında politika yapmayı bir tek "profesyonel" burjuva politikacılara ve parti yöneticilerine hak görür...

Bu apolitikleştirme dayatması, spor alanında ve özel olarak da futbolda fazlasıyla karşılık bulmuştur.

Futbolun ve futbolcunun "politika dışılığı", "siyaset üstülüğü" konusunda burjuvazi ikiyüzlüdür. Biz açık söylüyoruz; futbol da, futbolcu da politikanın dışında değildir. Olması da gerekmiyor. Tam tersine futbolcular da politik insanlar olmalıdırlar. Futbolculuk niye politikaya, politik bir kişiliğe engel olsun?


–Sosyal, kültürel faaliyetler bir ihtiyaç mıdır?

İnsanların işlerinin ve ailelerinin dışında uğraşları, ilişkileri, faaliyetleri vardır, olacaktır.

Top oynamak, sinemaya gitmek, piknik yapmak, konserlere gitmek, bunların ilk akla gelenidir. Bunlara yönelmeyen genç veya yaşlı insanlarımızın bir bölümü de kahvehaneye gider. Bu da yaygın bir durumdur.

Bu noktada yoksul halk için mesela belediyelerin düzenlediği festivaller, o festival kapsamında yapılan konserler, tiyatrolar, halkın geniş bir kesiminin gidebildiği tek "kültürel" faaliyetlerdir. Fakat bilinen gerçektir ki onların büyük çoğunluğu da sanatın en yoz kesiminin sergilendiği yerlerdir.

Şunu bilmeliyiz. İnsanlar, gerçekten de bu tür faaliyetlere ihtiyaç duyuyorlar. Bu tür faaliyetleri gerçekleştirdiğimiz yerde, eğer katılım düşükse, sorun kesinlikle bizdedir. İnsanlar katılmak istemiyor, bu faaliyet burada pek rağbet görmüyor gibi açıklamalara başvurmadan önce mutlaka kendi çalışma tarzımızı gözden geçirmeliyiz.

Duyurusu iyi yapılmış, çalışması iyi yapılmış, bire bir çalışmayla, evden eve, kişiden kişiye çalışmayla insanlara ulaşmışsak, bir futbol turnuvasına veya semtimizde gerçekleştireceğimiz bir konsere, sergileyeceğimiz bir tiyatroya, oynattığımız bir filme "az kişi"nin katılması diye bir sorun olmamalıdır.

Bu noktada içine düşülen en büyük yanlışlardan biri, salt çağrılarla yetinmektir. Düzenlediğimiz faaliyet ne kadar çekici olursa olsun, çağrılarla, duyurularla yetinmeyip, mutlaka kişiden kişiye ilişkilerle katılımı somutlamalıyız.

Diyelim ki yoksul semtlerimizden birinde çocuklar için film oynatıyoruz. Ama eğer mesela yüzbin nüfuslu semtte bu filmi izlemeye 5-10 kişi geliyorsa, sorun elbette ki çocuklarda, ya da filmde değil, bizdedir.

Bir ihtimal, biz ulaşamamışızdır çocuklarımıza ve ailelerine.

Ama şu da ihtimal dahilindedir; ilk başta biz ulaştığımızda dahi, çok çeşitli kaygılar, şartlanmışlıklar, kışkırtmalar nedeniyle istediğimiz katılımı bulamayabiliriz de. O zaman ne yapacağız? Vaz mı geçeceğiz, bu faaliyet demek ki burada olmuyor mu diyeceğiz?

Hayır. Gelmiyorlarsa biz gideceğiz.Filmimizi, oyunumuzu, kütüphanemizi, sinevizyonumuzu, konserimizi, onların ayaklarına götüreceğiz. Onları gerekirse sokak sokak sergileyeceğiz. Her sokakta beş on kişi de izlese, sonuçta o semtte yüzlerce kişiye ulaşmış, önyargıları, kendi içine kapanmışlıkları, kaygıları yıkmış, aşmış olacağız. Bu iddia ve kararlılığı taşımalıyız.


–Biz neyi amaçlıyoruz bu kültürel faaliyetlerle?

İnsanları, düzenin "kültür" diye tarif ettiği yozlaşma ortamından çekip almak istiyoruz.

Onlara yeni bir ideooljiyi, yeni bir kültürü vermeye çalışıyoruz.

Onları örgütemeye çalışıyoruz.

Bunların hiçbiri birbirinin alternatif değildir ve bunlarda gizlenip saklanacak bir yan yoktur.

Biz bu tür faaliyetlerimizde neleri göstermiş olacağız?

Herşeyin düzenin çizdiği sınırlar dışında gerçekleşebileceğini göstereceğiz.

Futbol, düzenin hakim kıldığı kültürün dışında da oynanabilir, seyredilebilir. Düzenin çizdiği çerçevenin dışında da sanatçı olunabilir...

Tiyatro, mevcut statülerin dışında oynanabilir... Müzik, o statülerin dışında yapılabilir... Festivaller, illa yıllardır belediyelerin yaptığı gibi olmak zorunda değildir, başka biçimler vardır ve bulunabilir.

Bütün bu faaliyetlerimizle, elbette bulunduğumuz alanlarda, birimlerde bütün olarak sosyalist kültürü hakim kılma iddiasında olamayız. Ama bir çok insanı sosyalist kültürle tanıştırmış, bir çok insanı, sosyalist kültürün hakim olacağı bir toplum için mücadeleye çekmiş oluruz.

Marksist-Leninist teori, kültürü bir "üst yapı" olarak tanımlar. Bu anlamda da kültür dediğimiz olgu, alt yapıya göre belirlenir. Ama bu mutlak bir belirleme değildir. Toplumsal yapı, sınıfsal olarak ve sınıfların ideolojisi olarak burjuvazinin alternatifini de içerdiği için, oluşum halinde, tohum halinde de olsa, proletaryaya ait bir kültürün şu veya bu ölçüde geliştirilmesi mümkündür. Devrimci kültür, devrimci kültürel faaliyetler işte bu zeminde hayat bulur. Ve biz bu nedenle, düzenin kültürüne karşı mücadele ederken onun alternatifini yaratma doğrultusundaki çalışmalarımızı da bugünden gerçekleştiririz. Bunu devrim sonrasına bırakmayız.

Yeni bir kültür, devrimci mücadelenin içinden doğup gelişir. Bizim kültürel faaliyetlerimiz de buradan beslenir ve burayı besler. Yani bu noktada karşılıklı bir ilişki söz konusudur; devrimci mücadele, kültürel faaliyetlerimiz için uygun ortam ve kadro yaratırken, kültürel faaliyetler de sonuçları itibarıyla devrimci mücadeleyi besler.

Kültürel faaliyetlerimiz çerçevesinde, düzenin dayattığının dışında yeni bir yaşam tarzı, düzenin okullarında öğretilenin dışında yeni bir düşünüş biçimi yaratırız.

İnsanlarımızda yeni duygular yaratırız... Dizilerde gözyaşı döküp, gerçek hayattaki acılar, haksızlıklar karşısında oralı olmayan insanın yerine, hayatın gerçeklerine vakıf, onlarla yatıp kalkan insanlar yaratırız. Onları duygulandıran, duyarlı hale getiren, üzen, sevindiren duygular, yeniden şekillenir.

Kültürel faaliyetlerimiz içinde yeni müzik ürünleri, yeni öyküler, şiirler, tiyatrolar çıkar ortaya. Onların sunuluşunda yeni tarzlar geliştiririz. Burjuvazinin bu konudaki kalıplarını, statülerini, ideolojik çarpıklıklarını kırıp atarken, yeni bir anlayışı adım adım şekillendiririz.


–Halkın anlamaması değil, bizim ne anlattığımızdır asıl sorun

Bizim kültürel faaliyetlerimiz aynı zamanda bizzat kültür sanat konusunda da mevcut sanat anlayışına karşı, devrimci, sosyalist bir anlayışın geliştirilmesine hizmet etmelidir.

Aydın kesimlerin bir klişesi vardır. "Bizim halk tiyatrodan anlamaz" deyip çıkarlar işin içinden. Doğrudur, bugün tiyatroların izleyicileri esas olarak küçük-burjuva, orta burjuva kesimlerdir. Gerek devlet ve belediye tiyatro salonlarını, gerekse de doğrudan sanatçıların kendi işlettikleri tiyatro salonlarını dolduran bu kesimlerdir.

Yoksul halk yoktur orada. Ama "anlamadığı" için değil, yoksulluğundan dolayıdır en başta.

İkincisi, halkın sergilediği eseri "anlamadığını" düşünen sanatçı, aslında kendisine şunu sormalıdır; ben neyi nasıl anlatıyorum? Halk benim anlattığımdan ne anlıyor, benim anlatımımı mulhtevasıyla biçimiyle ne kadar kendi değerlerine yakın buluyor?

Biz de kültürel faaliyetlerimizde bu sorudan hareket etmeliyiz.

Panel sempozyum denilince, ilk aklımıza gelen, çağıracağız kişiler, solun yıllardır neredeyse başka hiç kimseyi düşünmeksizin çağırdığı isimler olmamalıdır. Çünkü bunların önemli bir kesiminin halka ne anlattığı, halkın onların anlattıklarından ne anladığı tartışmalıdır.

Kültür sanat alanına, burjuvazi ve küçük-burjuvazi tarafından çizilen sınırların bizim açımızdan bir önemi yoktur. Bizim bu alanda amaçlarımız, hedeflerimiz var, bir, kültürel, sanatsal faaliyetlere halkçı, devrimci bir içerik kazandırmak, iki, bu içerik aracılığıyla, halk kitlelerine seslenmek, onlara ilerici, devrimci düşünceleri taşımaktır. Bu noktada "sanat sanat içindir" diyen burjuva anlayışları da, ne biçim ve muhtevayı, estetik ve sözü karşı karşıya getiren, biçimi, estetiği mutlaklaştırıp muhtevayı yadsıyan küçük burjuva anlayışları aşıp geçmek durumundayız. Bu yanlış ve çarpık anlayışların bize yön vermesine izin veremeyiz. Bu noktada bizim festivallerimizi, müziğimizi, şenliklerimizi, pikniklerimizi, tiyatrolarımızı, filmlerimizi onlar "kaba" bulabilirler, bize "yasakçı", "ilkel", "slogancı" diyebilirler. Önemli olan, bizim kendi kültürel, sanatsal amaçlarımıza ulaşıp ulaşamadığımızdır.


–Hedeflerimiz geniş olmalıdır

Kültürel faaliyetlerimiz, halkın olumlu değerlerini, kültürünü koruma ve geliştirmeyi hedeflemelidir. O kültür, giderek sosyalist kültürün bir parçası haline dönüşecektir.

Halkın yüzyıllara uzanan en temel değerlerinin başında, yardımlaşmak, paylaşmak, dayanışmak, yardıma muhtaç olanın yardımına ulaşmak gibi değerleri gelir. Bir çok kültürel sosyal faaliyeti bu zemine oturtabiliriz.

Halkın kültürünün en zengin alanlarından biri, onun türküleri, şarkıları, fıkraları, manileri, deyişleridir... Ve onların bir çoğu, zulme karşı, adaletsizliklere, eşitsizliklere karşı bir muhteva taşır. Halkın kültürünün bu yanının sanatımızda yeterince ifadesini bulduğu söylenemez. Bizim faaliyetlerimiz işte bunu da sağlamayı hedeflemelidir.

Bir sokak tiyatrosu da çok ciddi şekilde kitleleri toplayabilir, onlara belli şeyler verebilir.

Her oyunumuz, her türkümüz, her festivalimiz, her turnuvamız, her konserimiz, her pikniğimiz, sonuçta halkın dostluk, vefa, sadakat, kardeşlik, fedakarlık, yiğitlik, kahramanlık değerlerini geliştirmeyi, o değerleri çıkış noktası yaparak onları devrimci bir kültüre dönüştürmeyi hedefleyecektir.

Burjuvazi futbolu rekabet üzerine oturtmuştur. Evet, futbolun doğasında bir yenme-yenilme vardır, ama biz onu yine de arkadaşlığın, dostluğun, kardeşliğin vesilesi yapabiliriz.

Burjuvazi sporun kardeşliğinin sadece demagojisini yapar. Tam tersine, sporu halkları birbirine düşmanlaştıracak bir araç haline getiren bizzat burjuvazidir. Futbol takımları ve tarihlerindeki çeşitli kavgalar nedeniyle Anadolu'da kaç şehir halkı birbirine düşman edilmiştir bir düşünün. Kaç şehir halkı birbirinden soğutulmuştur. Bunlar, sporun oligarşi tarafından ne kadar alçakça kullanıldığının kanıtıdır.

Sporu kardeşliğin, dostluğun aracı olarak yalnız biz görürüz. Çünkü halkın kardeşliğini, dostluğunu, yalnız biz istiyoruz.


–Kültürel faaliyet mücadelenin hizmetinde olmalıdır

Tüm bu kültürel faaliyetleri, kitle çalışmasının bir aracı, bir biçimi olarak da görmeliyiz.

Herşey emekle, sabırla ve planla örgütlenmelidir. Bu faaliyetlerimizi 10-20 kişiyle değil, yüzlerle, binlerle yapabilmeliyiz. Derneklerimiz yetmemeli yarın.

Esasında kültürel faaliyetler alanındaki politika da, herkesin politik iddiasından, hedeflerinden bağımsız değildir. Kültür alanındaki politika, her alandaki genel politikanın bir parçası olarak şekillenir.

Mesela bir festivale hangi sanatçıların çıkarılacağı, o festivalin temel şiarının ne olacağı, o festivalde tekellerin sponsor yapılıp yapılmayacağı, alkol satılıp satılmayacağı... bütün bunlar, son derece önemlidir ve herkes kendi politik konumuna, hedeflerine göre bu konularda bir yaklaşıma sahiptir. Munzur Festivali'nden Evvel Temmuz Festivali'ne, üniversitelerdeki alternatif şenliklerden yoksul gecekondu semtlerindeki festivallere kadar, hepsinde bu konularda süregelen tartışmalar, gerçekte sadece "kültürel" bir tartışma olmayıp, hayatın bütününe dair, ideolojiye dair tartışmalardır.

Devrimciler, eğlence konusunda da yeni bir anlayış geliştirmek zorundadırlar. Halka, düzenin dayattığı eğlence anlayışına mahkum olmadığımızı göstermeliyiz. Bugün eğlence denilince bir çok kesimde akla içki içmek gelmektedir. "Hayatı eğlenceli kılmak" gibi bir ucube anlayış, burjuvazi tarafından ortaya atılmış ve solun halktan kopuk bir kesimi tarafından da kabul görmüştür.

Bu yüzden reformistlerden anarşistlere kadar çeşitli kesimlerde artık mesela ASF (Avrupa Sosyal Formu) gibi bir faaliyeti "hem eğlenip hem siyaset yapılacak" bir zemin olarak görülebiliyor. Veya son derece önemli konularda yapılan kimi panellerde, forumlarda "bira içilebilir" diye duyuru yapılıyor... Bu çarpık kafa, "şenlik gibi eylem" yapıyor ve şenlikten anladığı da halk kültüründen aldığı değil, burjuvazinin öğrettiği biçimler oluyor.

Bizim müziğimiz, tiyatromuz, festivalimiz, turnuvamız, uyutmayacak, oyalamayacak, gerçeklerden uzaklaştırmayacak... Tersini yapacaktır. Spor yaparken uyandıracak, eğlendirirken haberdar edecek, öğretecek, düşündürecek, kültür içinde, sanatın içinde dostuğu, birliği, kardeşliği, kahramanlığı, fedakarlığı büyütecek... Böyle olmalıdır.

Sevgili okurlarımız, bu dersimizi de burda noktalıyoruz. haftaya görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.

*

Bir futbol turnuvasına veya semtimizde gerçekleştireceğimiz bir konsere, sergileyeceğimiz bir tiyatroya, oynattığımız bir filme "az kişi"nin katılması diye bir sorun olmamalıdır.
Bu noktada içine düşülen en büyük yanlışlardan biri, salt çağrılarla yetinmektir. Düzenlediğimiz faaliyet ne kadar çekici olursa olsun, çağrılarla, duyurularla yetinmeyip, mutlaka kişiden kişiye ilişkilerle katılımı somutlamalıyız.

*

Yeni bir kültür, devrimci mücadelenin içinden doğup gelişir. Bizim kültürel faaliyetlerimiz de buradan beslenir ve burayı besler. Yani bu noktada karşılıklı bir ilişki söz konusudur; devrimci mücadele, kültürel faaliyetlerimiz için uygun ortam ve kadro yaratırken, kültürel faaliyetler de sonuçları itibarıyla devrimci mücadeleyi besler.

*

Bu faaliyetlerimizi 10-20 kişiyle değil, yüzlerle, binlerle yapabilmeliyiz. Derneklerimiz yetmemeli yarın.
Esasında kültürel faaliyetler alanındaki politika da, herkesin politik iddiasından, hedeflerinden bağımsız değildir. Kültür alanındaki politika, her alandaki genel politikanın bir parçası olarak şekillenir.
2010.07.25
Geri Dön